Hepimiz baskıcıyız
Generalimiz, “Oğlum ver şu Hilmi’ye bir kırmızı şarap da doğru dürüst bir şey içsin” diyerek baskının dik álásını yapar mı?
Yapar…
Buna karşın “muhafazakár demokrat” belediye başkanlarımız, “Alkolü Moda İskelesi’nden def etme” girişimini başarıyla yürütür mü?
Yürütür…
Başörtülümüz, “Beyaz Türk” semtlerinde hor görülür mü?
Görülür…
Buna karşın başı açığımız kenar semtlerde ancak başını örterek kendini rahat hisseder mi?
Hisseder…
Anadolu başka álemdir…
Muhafazakárların devri iktidarında…
“Her şey serbest ama sıkıysa serbestlikten yararlan bakalım” diye özetleyebileceğimiz bir slogan, Anadolu şehirlerinin temel karakterini yansıtmaktadır…
Başörtülünün üniversiteye alınmadığı…
Ancak gençlerin şortla evlerinin balkonunda kahvaltı yapamadığı…
Tuhaf ve çıldırtıcı bir atmosferden söz ediyorum…
Durum şudur:
Büyük şehirlerin zengin semtlerinde dindarlar, kendilerini ne kadar “ötekileştirilmiş” hissediyorlarsa…
Anadolu kentlerinde de aykırılar, laikler, ateistler, ramazanda oruç tutmayanlar, türbansızlar, Aleviler, Kürtler, içki içenler kendilerini o kadar “ötekileştirilmiş” hissediyorlar…
Bir zamanlar…
Bu kadar egemen hale gelmemiş, bu derece muktedir olamamış dindarlarımız, hep yakınır ama hep yakınırdı…
“Eziliyoruz” derlerdi… “Ötekileştiriliyoruz” derlerdi… “Dinimizi yaşayamıyoruz” derlerdi…
“Dönemin egemenleri” ise şöyle çıkışırlardı yakınan dindarlara:
“Neden kendinizi ötekileştirilmiş hissediyorsunuz ki? Camiler açık, ezanlar okunuyor… Dininize, diyanetinize karışan mı var? Daha ne istiyorsunuz?”
Gün oldu… Devran döndü…
Kendilerini “ötekileştirilmiş” hisseden dindarlarımızın “mutlak iktidar”ı başladı…
Bu sefer “egemenin zehirli dili”ni kullanma sırası onlara geçti…
Son durum şudur:
Yeni dönemde kendilerini ötekileştirilmiş hisseden aykırılara, laiklere, ateistlere, ramazanda oruç tutmayanlara, Alevilere, Kürtlere, içki içenlere…
Zaman Gazetesi’nden falan şöyle sesleniyorlar:
“Hepsi yalan, hepsi uydurma… Zerre kadar baskı yoktur… Nereden çıkarıyorsunuz bu baskı hikáyelerini… Kendinizi öteki gibi hissedecek ne var?”
*Alıntı : Hürriyet






